İşlem düğmeleri hazırlanıyor.
Bazı şehirler sadece haritada bir nokta değil, tarihin tam ortasında duran kocaman bir değişimin yaşanacağı, bir hayatın bitip başlayacağı, dünya tarihinin bile etkileneceği hatta bir devletin yıkılıp tarihe karışmasını sağlayan tarihte unutulmayan dillerden düşmeyen bölgedir. İstanbul da işte tam olarak böyle bir bölge. Henüz Osmanlı’nın eline geçmeden önce, Bizans’ın gölgesinde biraz boynu bükük, biraz yorgun ama hâlâ "Cihanın Gözbebeği" edasıyla süzülüyordu. O zamanlar İstanbul demek, aşılması imkansız surlar, bitmek bilmeyen entrikalar ve Haliç’in girişine çekilen o meşhur, inatçı zincir demekti. Avrupa’nın şımarık çocuğu gibiydi; herkes ona sahip olmak istiyor ama kimse kapısını açamıyordu. Ta ki bizim "Küçük Sultan" sahneye çıkana kadar... 21 yaşında tahta geçen o genç adamı, yani Fatih Sultan Mehmet’i hayal edin. Akranları "Bugün ne yapsak ?" ya da "Hangi oyunları oynasak?" diye düşünürken, o kafayı bu şehre takmıştı. Hatta öyle ki, geceleri uykusunda bile İstanbul’un haritalarını çizdiği söylenirdi. Karşısındaki zorluklar ise şaka gibi değil; devasa toplar döktürmek yetmiyor, gemilerin denizde yüzmesi gerekirken karşınıza o devasa zincir çıkıyor. Ama bizim Küçük Sultan’da "pes etmek" diye bir kelime yok. "Madem denizden gidemiyoruz, o zaman dağları aşarız" diyerek gemileri karadan yürüten o harika adam, aslında dünyaya şunu söylemeye çalışıyordu: "İnanç varsa, imkansız sadece bir kelimedir." Küçük Fatih'te ve büyük ordusunda inancın, azmin ve kararlılığın ta kendisi vardı. Küçük Sultan hiç bir şeyden vazgeçmez kafasına koyduğu şeyleri yapardı ve büyük başarılar için çok çalışırdı. Fetih günü geldiğinde yaşananlar sadece askeri bir başarı değil, tam bir manevi patlamaydı. O surların önüne gelen askerler sadece ganimet için değil, asırlar önce Peygamberimizin verdiği beklenen o müjdeye nail olmak için oradaydı. İstanbul düştüğünde, dünya sadece bir başkent kaybetmedi; yepyeni bir medeniyet kazandı. Osmanlı şehre girdiğinde taş üstünde taş bırakmayan bir istilacı gibi değil, bir bahçıvan gibi yaklaştı. İstanbul’u yıkmak yerine onu baştan aşağı süslediler. Her köşeye bir çeşme, her mahalleye bir aşevi, her tepeye bir cami kondurarak şehri adeta bir açık hava müzesine çevirdiler. Ayasofya: Bu görkemli yapının camiye çevrilmesindeki en büyük rol, tabii ki o kararlı, genç padişahındı. Ayasofya’nın minarelerinden yükselen ilk ezan, aslında İstanbul’un artık bir "İslam şehri" olduğunun tesciliydi. Bu değişim sadece mimari bir dokunuş değil, Osmanlı’nın dünyaya hükmetmesi demekti. Ayasofya cami olunca, İstanbul’un o eski kasvetli havası dağıldı; yerini neşe, hoşgörü ve farklı dinlerin bir arada yaşadığı o meşhur Osmanlı barışına bıraktı. Şuan 2026 yılındayız ve İstanbul hâlâ o eski görünümünden hiçbir şey kaybetmedi. Metrobüste sıkışırken ya da vapurda martılara simit atarken aslında o fethin ruhu üzerinde yürüyoruz. Bugün İstanbul demek; tarihin, teknolojinin, kaosun ve güzelliğin muazzam bir karışımı demek. Eğer o gün o surlar aşılmasaydı, bugün Boğaz’ın kenarında çayımızı yudumlarken hissettiğimiz o eşsiz "bizdenlik" duygusu muhtemelen olmayacaktı.

İlk beğenen sen ol

1

Görüntülenme

Genç Bir Padişahın Büyük Hayali
Bu portfolyoyu beğendin mi? O zaman ilk yorumu sen yap...